Düşündüm… Hayata bir başlık atamadım… Ama Ben ve hayat iki iyi arkadaşız. Hayat hep bir düşün değil; Binlerce düşün penceresinden bakıp gerçeğe, hangisinin daha yakın olduğunu görmek…
Zaman,
Okyanusları besleyen su kaynaklarından bile çok daha hızlı akıyor.
Hayat, uyku ile uyanıklık, düş ile gerçek, yalan ile doğru arasında, az sonra uyanacağımız anlık bir rüya. Hayat, gözlerim kapalıyken bile görebileceğim bir suret, kulaklarım kapalıyken bile duyabileceğim bir ses ve her aynaya bakışımda bana bakan bir yüz.
Ölüm, birbirini gören aynaların içinde uzayan sayısız yollar kadar uzun, dokunsam tutulacak kadar yakın..! Bir gün düşeceğiz toprağa ve hayat denen bu düşten ilk kez uyanmış olacağız Gerçeğe !
Yaşamak büyüdüğünden beri hayatı hep küçük gördü. Ölüm sırası gelmeden sıranın kendisine de gelecegini anlayamıyor.
Ölüm isimlerimizin başındaki beylik sıfatları tanımıyor..
Aslında ölüm, cevabı hep bilinen bir sorudur.
Aslında ölüm, sevgilinin bize gönderdiği bir mektup !
Bilmek kadar insana acı veren başka bir karmaşa yoktur. Kolay anlatılıyor, kolay yazılıyor Acılar, Kolay yaşanmıyor oysa!
Ben aşkı seslerden bir ses değil, bütün sesleri susturan bir çığlık yapmak için arıyorum.
Aslında ses sessizlikte anlam buluyor. Sessizlik her yerde konuşabilen ses oluyor.
Ben büyümekten değil, içimdeki sesi yitirmekten korkmalıyım En değerli an içerisinde bulunduğum andır. Çünkü az sonrasının olup olmayacağı bilinmezdir. Özgürlük bedeli gerçekten çok ağır olan bir mücevherdir. Bu yüzden herkeste bulun(a)maz.
Boş vermek hiçbir şeydir. Hiçbir şey boş vermek kadar anlamsız değildir.
Ne zaman girdin aklıma da, karıştım gecelerde Benim sevdam değilsin, korkarım sevenim de Yürekte şaha kalkmış bir arzu ıslatır dilimi Sen havasın saat 23:16 Kimbilir, şimdi hangi kuytudasın…
TUTKU! Bildiğim ama gösteremediğim resim Akıttığım renklere takıldı gül yüzlü uçurtmam Susmayı öğrettiler bana, konuşmak nasıldır..? Nasıldır, bir sesin içinde bağdaş kurup dinlenmek..? Yitirdiğim öpüşlerde yanıyor sevgilerim Söylesene, nasıldır bir yüreğin içinde demlenmek..?
Ne zaman geldin yanıma da, dağıldı hüznüm Kaçarım değilsin, korkarım tutanım da Sen topraksın saat 00:15 Kimbilir, şimdi hangi duygunun uykusundasın
Gecenin kaçı bilmiyorum. Yine sayıklıyorum aynı heceyi, yine tüm vücuduma sürüyorum geceyi, duvarlara serkeşliğimi çiziyorum. Sen benden bîhaber, ben benden aciz duy artık sesimi kendimi ihbar ediyorum. Sen yanıma gelmezsen de olur sevdiğim, tut ellerimi n’olur yanına geliyorum
Gecenin kaçı bilmiyorum. Sensizlikten yorgun cümlelerim, yetmiyor hayalin sancılarımı dindirmeye karanlık heryer, karanlık herşey şu birkaç ateş böceği de olmasa… Mumdan kağıtlarıma ismini yazıyorum eriyor, akıyor içime hasretliğin, kalemimin cızırtısı yüreğimin ta derininde, tut ellerimi n’olur karanlıktan korkuyorum.
Gecenin kaçı bilmiyorum. Kirpiklerimden düşüyorsun katre katre, yüzümde iz bırakıyorsun ince ince, inci inci dökülüyorsun avuçlarıma, can oluyorsun, cansız bedenime. Ne bedbaht ki şu ellerim değmedi ellerine, dökülmedi günahlarım parmaklarımın arasından, şelaler dökülüyor aklımın en ücralarından yanıyor, tutuşuyor en kor alevler dudaklarımda, tut ellerimi n’olur yokluğunda üşüyorum
ÂLEMİN ŞEKLİ AŞK YA SEN? Gecenin bilinmeyen bir vaktinde [nokta] ile başladı her şey. Nasıl ki her şey bir[nokta]ile başladı ise, bu da noktayla başladı. Gönlüm, kaderime adını yazmayı diledi. Kader ki; kalemin sinesinden kopan kelamın levh-i mahfuza bir hayat diye düşüşüydü. Yazayım derken adını, Elif çizildi gönlüme. O, kıvrıldı oldu âlemin “Ayın”ı. Şeklin “şın”ı vardı yanına, Kalbin “kaf”ı varınca sonuna. Var olanı anlamadım. Âlem, şekl, kalb ne demekti? Ne anlama geliyordu “ayın”, “şın” ve “kaf” ? Anlamadığımı anladım zaman, zaman zamansızlaştı. Her şey libasından sıyrıldı. Libas, madde idi. Madde sondu. Maddeden sıyrılan her şey [hiç]leşi yordu. [hiç] olan her şey, varlaşıyordu. Birden sessizliğin çığlığı yankılandı ufuklarımda. Âlem’de, Şekl’de, Kalb’de, [hiç] miş. Hiç, [aşk] imiş. Hiç olursan var olursun anlayışı hâkim imiş. Adın yazılmadı kaderime biliyorum. Her seferinde önümde engel.
Aşk ve sen, yan yana gelmeyen dareyn. Birden kalktı gözümdeki perdeler. Hakikat, serildi önüme. Hakikatte, sen yoktun. Senin bir adında yokluktu. Aşkta, yokluk yoktu. Aşkın, var olmayanın var olma isteğinden öte değildi. Sen, gerçekten var olmadın hiç. Sen, şüpheli bir hayalettin. Sadece, altına girmeden önce bu toprak üzerinde bir süre tepindin. Her şeyi kaybetmek, gerçekten her şeyi kazanmak için bir başlangıçtı. Ancak senin kaybetmişliğin sonsuz kaybetmişliğe denkti. Noktayla başlayan o var olmayan varlığın, noktayla bitti. Sen bunu inkâr etsen de hiçbir zaman var olmadın, var olunması gereken yerde. Var olmayanların bilincine varınca, bilinçsizliğin bilincine vardım. Sen bilmenin bilinciyle ortaya çıkan bir bilinçsizliksin.
Var olanı arıyorum artık var olması gereken yerde.Ey varlığıyla bana varlık katacak varlık. Yıllarca senin varlığına susamış halde var olmayanlarda varlık aradım. Her var olma isteyişimde var gibi görünenler, varlıktan farklı şeyler sundular bana. Kimi zaman ellerini, kimi zaman dudaklarını, kimi zaman gönüllerini var diye varlığıma sundular. Aldım gönlüme sunulanları var diye. Ancak, “ bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” sözünün hakikati göründü gönlüme. Onların varlığı, gönlüme darlıktı. Ey neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki farkı bilen gönlüm, bende kim ben olduysa onu bende gözet. Artık elleri, dudakları, gönülleri bırakıyorum. Burası sadece var olanların.